BUGÜNLERDE hem Washington’da hem Türkiye’de ABD’nin gerçekte ne
dediği tartışılıyor. Elbette AK Parti’nin kapatılması istemiyle açılan
dava konusunda. Oysa ABD’nin ne dediği ilk andan beri belli. Kapatma
davasının açıldığı haberi Washington’a ulaştıktan sonra Dışişleri adına
yapılan ilk açıklamada, ilgili tüm tarafların Türkiye’nin demokratik
kurumlarına ve hukukun üstünlüğüne saygı göstermesi gerektiği ifade
edildi. ‘Demokrasilerde ülkenin siyasi geleceğini seçmenlerin
belirlemesi esastır. 2007’de oy kullanan seçmenlerin oylarına saygı
duyulmalıdır’ denilerek demokratik-laikliğinin çok güçlü
bir şekilde desteklendiği belirtildi. Daha sonra Dışişleri Bakanlığı
tarafından yinelenen açıklamalarda yargı kararına siyaset
bulaşmamasının umulduğu belirtilerek, kararda temsili demokrasinin
gereği Türk halkının oylarının karşılığının görülmesi istendi.
Konu hakkında bir başka önemli açıklama ise Nisan ortasında ABD
Dışişleri Bakanı Rice tarafından yapıldı. Rice ‘Bu davanın demokratik
ve laik ilkelere göre karara bağlanacağına inanıyoruz. Sürecin bu
şekilde işlemesi herkesin çıkarınadır. Seçmenlerin sesi sahip olunan
demokratik kurumlarda duyulacaktır. Herkesin umudu davanın bu bağlamda
çözülmesidir’ şeklinde konuştu. Her iki açıklamada da seçmenin sesinin
duyulmasına önem verilerek, konunun demokrasi ve laiklik ekseninde
çözülmesi gerektiği vurgulandı. Bu açıklamalar dışında ABD tarafından
yapılan resmi bir açıklama olmadı. O halde tüm bu kafa karışıklığı
nereden kaynaklanıyor?
Resmi olmayan görüşler
Aslında kafa karışıklığının asıl sebebi Türkiye’deki medya
yapısından kaynaklanıyor. Önemsiz bir internet sitesinindeki yazıyı
bile işine geldiği zaman ABD’nin resmi tavrı gibi sunmaya yatkın haber
ajanslarının kendisine medya yelpazesinde yer bulabildiği Türkiye’de,
kapatma davasında taraf olan bir kesimin ABD basınında çıkan her şeyi
‘ABD’nin sesi’ diye sunması artık bir hastalık haline geldi. Bu yüzden
aslında Amerikalıların çok sevdiği ve bir konuda ortalama bilgi
düzeyini yansıtan ‘okuryazarlık’ kılavuzlarından bir tanesinin ABD
medyasının değeri konusunda hazırlanması acil bir gereklilik halini
aldı. Şaka bir yana elbette bu tür abartma ve büyütmeler bilgi
eksikliğinden kaynaklanmıyor. O halde neler oluyor?
Türk medyasını bırakıp ABD medyasına göz atarsak, AK Parti’ye
yönelik kapatma davasının ABD medyasında şaşkınlıkla karşılandığını
söyleyebiliriz. Önemli yayın organları duruma anlam vermeye çalıştı.
Zira geçen yılki muhtıradan sonra ABD’deki isimler de artık Türkiye’de
her şeyin ezberlerindeki gibi olmadığını biliyor. Yani artık
‘gerici-ilerici’ şablonu iş yapmıyor. ABD’nin tartışmasız en önemli
yayın organı New York Times davanın açılmasının hemen akabinde, 21
Mart’taki başyazısında konuya yer vererek, oldukça sert bir tavırla
davayı eleştirdi. Yargılananın AK Parti değil, Türk demokrasisi
olduğunu yazdı. Washington Post da 2 Mayıs’taki başyazısında ABD
Dışişleri’ni ve Bush yönetimini çok sert eleştirerek, yönetimden, AK
Parti’nin kapatılması halinde Türkiye ile ilişkilerin zarar göreceğini
açıklamasını istedi. Bu iki yazı sadece en önemli iki yayın organında
yer alması sebebiyle değil, her ikisinin de gazetenin yayın
politikasını yansıtması sebebiyle oldukça önemliydi. Ancak her ikisi de
resmi görüşten öte ABD’nin en etkili iki yayın organının, aydınların,
okuryazarların ve gazetecilerin tavrını yansıtıyor. Ve elbette
itibarları nedeniyle de Washington’daki iktidar sahibi siyasa yapıcılar
tarafından oldukça ciddiye alınıyorlar.
Açıkçası ABD medyasında kapatma davasını alkışlayan ciddi bir ses
duyulmadı. National Review adlı şu anda iktidardan neredeyse tamamen el
çektirilmiş küçük bir kadronun dergisinde, kısa bir süre Pentagon’da
görev yapmış, ancak şu anda resmi bir statüsü olmayan Michael Rubin’in
yazıları bir istisna. Süleymaniye’de ders verdiği için kısa bir
süreliğine Irak ve İran konusunda Pentagon’da üst düzey olmayan bir
görevde çalışmış olan Rubin, bu konuda Nisan ayının ortasında bir yazı
yazdı. Herhangi bir analiz içermeyen yazıda AK Parti’nin kapatılmasının
iyi olacağı savunuluyordu. Etkisiz bir yayın organında, yetkisiz biri
tarafından yazılan bu minvaldeki tek yazı Türkiye’de ısrarla ve
bilinçli olarak büyütülerek verildi.
Yetkisiz birinin etkisiz açıklamaları
Şu ana kadar anlattıklarımızı toparlarsak, ABD Dışişleri Bakanlığı
kapatma davası konusunda laik demokrasiye vurgu yaparak, hukukun,
seçmenin sandıktaki iradesini gölgelememesini istedi. Medya ise bu
tavrı yetersiz bularak eleştirdi ve ABD yönetiminin daha net tavır
almasını istedi. Buna karşılık da bir isim etkisiz bir yayın organında
dava lehine bir yazı yazdı. Ayrıca ABD’deki bazı Türk derneklerinin
yöneticisi kadınlar, Rice’a bir mektup yazdı. Dışişleri Bakanlığı’nın
seçmenin sesine kulak verilmesi çağrısına tahammül edemeyen bu kadınlar
da Washington Post ve New York Times’ın tersine AK Parti’nin
kapatılması davasına destek istediler. Mektuba Rubin’in yazısını da
ekleyen bu kadınların kaygısı, AK Parti’nin kapatılmasını sabırsızlıkla
bekleyen bu kesimin ABD Dışişleri’nden umudunu kestiğinin de kanıtı.
ABD’nin kapatma davası konusunda tavrı aslında net. Kesinlikle
partinin kapatılmasını da güçlü müttefikinin siyasi krize girmesini de
istemiyor. Ancak öte yandan kapatma davasının arkasında askeri ve sivil
bürokrasinin olduğu inancıyla, NATO çerçevesinde 50 yıldır ortak
çalıştığı askerî ortaklarını da yitirmek istemiyor. İşte bu çelişki
ABD’nin bu konuya karşı hassas olmasını ve tarafları incitecek bir
tavır almasını engelliyor. O yüzden devlet elitlerini ihmal etmemek
için laiklik, iktidarı küstürmemek için de demokrasi ve seçmenin sesi
vurgularını ihmal etmiyor. ABD’nin bu dengeci siyaseti, ABD’li
bürokratlar tarafından da genellikle eleştiriliyor ve demokrasi yönünde
daha net tavır konması isteniyor. Ancak bunun tek istisnası şu anda
Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve bazı Pentagon yetkililerini de içeren
az ama etkili bir kaç kişi. Bu isimler ABD’nin İran’a saldırma
seçeneğini sürekli masada tutarak, Türkiye’den bu konuda destek
alacaklarını umdukları herhangi bir etkili bir grup lehinde tavır
almanın hesabındalar. Elbette bu grubun, İran’a ve hatta Suriye’ye
saldırı konusunda önce Washington’u, özellikle de Bush’u ikna etmesi
gerekiyor. O yüzden de Dışişleri’ne baskı
yaparak bu konuda destek alamadıklarını düşündükleri hükümete
alternatif olabilecek senaryoları her daim hazır tutmaya çalışıyorlar.
Bu kesim davayı muhtemel bir koz olarak kullanmak istediğinden, bu
konuda dava aleyhine çıkabilecek bir açıklamanın önünü kesmeye
çabalıyor.
Washington mukimlerinin samimi görüşü
Washington’daki resmi görüş dışında, diplomatların şahsi görüşlerine verilecek iki çok taze
örnek Washington mukimlerinin gayrı resmi tavrının ne olduğunu
örnekliyor. İki örnekle bu havayı yansıtarak yazıyı sonlandıralım: 8
Mayıs’ta Sakıp Sabancı için düzenlenen bir konferans serisinde konuşan,
Mart ayına kadar ABD Dışişleri Bakanlığı’nın üç numaralı ismi olan Nick
Burns, Türkiye’nin son 10 yılda demokratikleşme yolunda önemli adımlar
attığını belirterek, ülkenin kapatma davasından doğan tehlikeli durumu
en kısa zamanda savuşturmasını umduğunu söyledi ve hem Başbakan
Erdoğan’a hem de Cumhurbaşkanı Gül’e övgüler yağdırarak, sivil
yönetimin Türkiye’nin geleceği için çok önemli olduğunu söyledi. Yine
aynı toplantıda konuşan ve Barack Obama’nın iktidarı durumunda önemli
bir göreve gelmesi beklenen ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Avrupa
Masası’nın eski direktörü Philip Gordon da kapatma davasından ‘askerî
müdahale’ olarak bahsetti. Davanın askeri değil hukuki olduğu konusunda
uyarılınca da bu yasal sürecin askeri müdahaleden bağımsız olmadığını
ifade ederek, yargının da aynı laik-askerî elitin parçası olduğunu
söyledi. Özetle dava konusunda tarafsız kalmayı yeğleyen resmi ABD’nin
yönetici elitleri de, entelektüelleri de kişisel olarak kapatma
davasını kabul edilemez buluyor. Dedik ya, sanal muhtıradan beri eski
şablonlar artık işe yaramıyor.